9 Şubat 2010 Salı

GÖÇ ŞEHRİ BURSA

GÖÇ ŞEHRİ BURSA

Bursa, göçlerle kurulmuş bir kenttir. Bursa'ya, tarihi süreç içinde çok çeşitli göç akınları olmuştu. Bu göçler sırasında çok çeşitli yerlerden, çok çeşitli ulus ve topluluklar yerleşti.

Bursa, gerçekleşen göçlerle imparatorlu-ğun hemen her köşesindeki farklı kültürlerin birlikte bulunduğu bir kent, adeta imparatorluğun bir minyatürü oldu.

Cumhuriyet sonrası Bursa'nın en önemli kültür sorunu, göçmenlerin Bursa'ya uyum sağlayamaması olmuştu. Çünkü yüzyıllardır birbirlerinden ayrı yaşamış, dilleri ve dinleri dışında ortak noktaları azalmış olan bu göçmenlerin yerli halk ile kaynaşması çok uzun yıllar almıştır.

Bursa'ya gelen bu göçmen hareketi sadece olumsuzluk yaratmamış, çalışkan göçmenler Bursa'nın ekonomik ve kültürel yapısına önemli katkılarda bulunmuştur. Bugün Bursa'nın en önemli zenginlerinin Rumeli göçmeni olması bir tesadüf değil…

Göçlerle kurulan şehir

"Göçlerle Anadolu bugün, imparatorluğun etnik ve çok kültürlü bir minyatürü haline gelmiştir. Yalnız Türk kökeninden olan yüz binlerce göçmen dışında; Müslüman olmuş, Osmanlı kültürünü benimsemiş, menşeinde ana dili Türkçe olmayan yüz binlerce Arnavut, Boşnak, Giritli, Çerkes, Abaza, Çeçen, Gürcü bu yurda gelip yerleşmişlerdir.

Onları buraya "Anayurt"a koşuşturan şey, ortak tarih ve yaşam tarzı, kültür değil de nedir? Anadolu Türkü onları kendisinden saymış, kucak açmıştır. Tarih ve kültürün etnik menşeinden çok daha güçlü bir sosyal etmen olduğunu daha iyi hangi örnek gösterebilir? Onlar, T.C. vatandaşı olmuşlar, modern Türkiye'nin oluşması ve yükselmesinde hayati hizmetlerde bulunmuşlardır. Anadolu, onlar için, gerçek bir "Anayurt" olmuştur. Bugün Türkiye'de yaşayan her üç kişiden birinin ya kendisi, ya ana babası, ya yakın ataları göçmendir."


Dünyaca ünlü tarihçimiz Halil İnalcık, imparatorluğun büzülmesiyle, Anadolu'nun göçlerle imparatorluğun bir minyatürü olduğunu yazıyor. Tüm Anadolu için bu görüş geçerli olmasa da Bursa, göçlerle, imparatorluğun gerçekten bir minyatürü olmuştur. Bursa, imparatorluğun hemen her köşesinden gelen göçler sonunda çok kültürlü bir kent oldu.

Göçmen şehri Bursa

Bursa, göçlerle kurulmuş bir kenttir. Bursa'ya, tarihi süreç içinde çok çeşitli göç akınları olmuştu. Bu göçler sırasında çok çeşitli yerlerden, çok çeşitli ulus ve topluluklar yerleşmişti.

Türklerden önce Bursa'da yaşayan Msyia ve Tyni'ler bile, Trakya'dan bu güzel beldeye göç etmişti. Daha sonra da Türkler, Orta Asya Bozkırlarından Bursa'ya geldi. Bu arada, Kütahya'da bulunan Ermeniler, ardından da Yahudiler Bursa'ya yerleşti.

Bursa, yedi kez büyük göçmen akınına ve nüfus artışına uğradı. Bunların ilki, Bursa'nın fethiyle olmuştu. Birçok gazi ve abdallar, müritleriyle ve aşiretleriyle Türkistan'dan gelip yerleşmişlerdi. Orta Asya'dan gelenler Tatarlar'a, Konya Ereğli'sinden gelenler Şekerhoca Mahallesi'ne, Sivas'tan gelenler Sivasiler Mahallesi’nde, İran ve Azerbeycan'dan gelenler Acemler Mahallesi'ne, Bozkuş aşiretinin bir bölümü de Nalbantoğlu Mahallesi’ne yerleşmişlerdi. Türkistan'dan gelenler ise, şimdi bulunmayan Pınarbaşı'ndaki Özbekler Tekkesi civarına, Hindistan'dan gelenler, Pınarbaşı'ndaki Hindliler Tekkesi civarında yerleşti. 1530-1570 yıllar arasında ise, Celaliler'den kaçanların Bursa'ya sığınmaları nedeniyle ikinci kez göç akınına uğramıştır. Bu yıllarda nüfusu iki misli artmıştı. Bu göçlerin çoğu, Anadolu'nun kırsal alanlarından gelenlerle olmuştu.

93 göçmenleri

çüncü büyük göç ve nüfus artışı, 19. yüzyılın ikinci yarısında oldu. Bursa bu dönemde, Doğu'dan Ermeni göçü, 1880'li yıllarda 93 göçmenlerinin yerleşmesiyle büyük bir nüfus artışı yaşadı. 1883 tarihli sayım ile 1903 yılı sayımı arasında Hüdavendigar ilinde 251.990 kişilik bir fark görülür. Bu fark, büyük ölçüde göçmenler nedeniyle oluşmuştu.
Bu tarihte sadece Rusçuk'tan 30 bin göçmen Bursa'ya gelmiş. Kazan'dan gelenler Mollaarap'a, Kırım'dan gelenler ve Pomaklar Alacahırka'ya, Kafkasya'dan gelenler Yıldırım'a yerleştirildi. 1909 yılındaki bir belgeye göre, Işıklar civarında Karıcaderesi'ne 20 bin göçmen hane iskân edildiği yazılmakta. Işıklar'ın altındaki Hayriye Mahallesi, Mollaarap civarında Vefikiye Mahallesi, Duaçınarı yanında Şükraniye ve İclaliye mahalleleri, Selimiye Mahallesi, Seyidnasır yakınlarında Mecidiye, Çobanbey ve Namazgâh arasında bulunan Babadağ Mahallesi, Rumeli'den gelen 93 göçmenleri tarafından kurulmuştu. Babadağ Mahallesi yanında bulunan Yeni Mahalle’ye ise, Kırım ve civarından gelen göçmenler yerleşmişti. Rusçuk, İntizam mahalleri de bu göçmenlerce kuruldu. 1880'li yıllarda başlayan bu toplu göçler sonunda Bursa merkez ilçede 18 yeni köy, 15 yeni mahalle kurulmuştur. Gemlik'te 12 yeni köy, İnegöl'de de 32 yeni köy, üç yeni mahalle kuruldu.

Mübadele göçmenleri

Bursa'da dördüncü büyük nüfus artışı mübadele göçleriyle yaşandı. Kurtuluş Savaşı sonunda Bursa'yı terk eden Ermeni ve Rumlar'ın yerine, Yunanistan'dan getirilen göçmenlere halk arasında "mübadele" (karşılıklı değişim) göçmeni denilmiştir. Yunanistan ile yapılan antlaşma gereği Bursa'ya, Yunanistan'dan mübadele göçmenleri iskân edildi.
Bursa'ya toplam olarak 39.808 mübadele göçmeni yerleştirilmişti. 1927 yılında yayınlanan Bursa Havalisi Coğrafisi adlı kitaba göre ise, en yoğun göçmen yerleşimi Bursa olup, toplam 81.265 mübadele göçmeninin yerleştirildiği yazılmaktadır. Bunlardan 56.456'sı merkez ilçeye, geri kalanları ise diğer ilçelere yerleşmiş. Bu göçmenlere, 1880'li yıllarda gelen 93 göçmenlerini de eklerseniz, neden; 'Bursa’nın bir göçmen kenti' olduğu daha iyi anlaşılabilir.

Bulgaristan göçmenleri

Bursa'ya beşinci göç akını, 1950'li yıllardan sonra, Türk Hükümeti ile Bulgaristan arasında yapılan anlaşma sonucu Bulgaristan'dan olmuştu. Bu göçmenler, Bursa'da Hürriyet ve Adalet mahallelerini kurdu. Bu arada 1955 yılında Yugoslavya ile imzalanan anlaşa sonunda Makedonya'dan da yoğun göçmen akını oldu.

1970'li yılından sonra yoğun olarak fabrikaların kurulması üzerine; Doğu, Güneydoğu Anadolu ve Karadeniz bölgelerinden yeni ve yoğun bir göç akını oldu. 1955 yılında 129 bin kişi yaşarken, 10 yıl sonra bu nüfus 212 bine, 1975 yılında ise 360 bine çıkan Bursa'nın nüfusu, 1985 yılında 612 bine yükseldi.

Bursa'ya altıncı büyük göçmen akını 1969 yılından sonra yaşanmıştı. 1969 Bulgaristan göçleri, 1978 yılına kadar sürdü. Bu çerçevede 1969-1978 arası gelen göçmenlerin çoğu, diğer göçmenlerde olduğu gibi toplu bir yerleşm yerine, Bursa'nın farklı farklı mahallelerine yerleşmiştir. 1969 göçmenleri genellikle Hürriyet, İstiklal, Zafer, Şükraniye, Yeşilyayla, Davutkadı, Yediselviler, Mesken, Duaçınar, Sinandede, Atıcılar ve Anadolu mahallelerine yerleşti. Bunların dışında bir kısmı da Bursa'nın ilçelerine yerleşti.

Bursa'ya yedinci göç akını, 1989 yılında yaşanmış olan Bulgaristan göçleridir. Bursa, Cumhuriyet Dönemi'nin ilk yıllarından itibaren dış göçler için bir çekim merkezi olmuştu. Bursa; 1950, 1969 ve son olarak da 1989 yılında, Bulgaristan'dan göç etmek zorunda bırakılan Türklerin en çok tercih ettiği il oldu.

Göçmenlerin kültürel sorunları

Cumhuriyet sonrası Bursa'nın en önemli kültür sorunu, göçmenlerin Bursa'ya uyum sağlayamaması olmuştu. Çünkü yüzyıllardır birbirlerinden ayrı yaşamış, dilleri ve dinleri dışında ortak noktaları azalmış olan bu göçmenlerin yerli halk ile kaynaşması çok uzun yıllar almıştır.

Osmanlı döneminde gelen 93 göçmenleri ve Balkan göçmenleri daha intibak olmadan, mübadil göçmenlerin gelmesiyle Bursa'da tam bir kültür şoku yaşamıştı. Köylerindeki en önemli kültürel sorunlardan biri kuşkusuz dil olmuştu. Çünkü, göçmenlerin büyük bir bölümü, ekmek-su isteyecek kadar bile Türkçe bilmeden Bursa'ya yerleşmişti. Pomak, Arnavut, Boşnak, Gürcü, Abaza, Çerkes, Dağıstan, Girit, Yanya, Preveze göçmenleri ile Çingenelerin yaşadıkları dil sorunları önemli bir kültürel sorun olarak yıllarca etkisini göstermiştir. Oysa, Bursa'dan giden Rum ve Ermenilerin konuştuğu dil Türkçe'ydi. Hatta çoğu başka dil bile bilmiyordu.

Göçmenlerin Bursa'ya katkısı

Bursa'ya gelen bu göçmen hareketi sadece olumsuzluk yaratmamış, bu çalışkan göçmenler Bursa'nın ekonomik ve kültürel yapısına önemli katkılarda bulundu. Bursa'da esnaflık ve özellikle ziraatte önemli gelişmeler yaşandı. Bugün Bursa'nın en önemli zenginlerinin Rumeli göçmeni olması bir tesadüf değil…

Bazı gezginlere göre Bursa'ya arabacılığı göçmenler getirmiş. Gerçekten de Ticaret Odası kayıtlarında bu tür araba sahibi olanlar ve üretim yerleri göçmen mahallelerinde olduğu anlaşılmakta. Bursa ipekçiliğindeki gelişmelerde en önemli katkıyı da göçmenler yapmıştı. Özellikle Rumeli'den gelen çok iyi eğitilmiş ve yetişmiş çalışkan insanlar, Bursa'nın ekonomisinde büyük itici rol üstlendi.

Göçlere Bursa nasıl dayandı?

1880 yılından 1989 yılına kadar süren bu şiddetli göç akınlarına ancak Bursa gibi bir şehir dayanabilirdi. Asırlardır yerleşmiş, oturmuş Bursa'daki şehir kültürü, gerçekleşen göçlerle büyük sarsıntı geçirmiş olsa da, her defasında yeniden ortak bir kültür oluşturmayı başardı.

Farklı diller konuşan, farklı kültürler içindeki göçmenler, kısa süre sonra Bursa'ya uyum sağlayarak, Bursa'ya yeni değerler kazandırdı. Bursa, yaşanan göçlerle çok sıkıntılar yaşamış olsa da, göçmenlerin oluşturduğu dinamizminden yararlanarak yeni değerler üretmiş, ekonomisi olduğu kadar Bursa'nın kültürüne de önemli katkı yapmıştır.



Pzr 15 Oca 2006, 00:38

Bursa Kültürü ve Göç'ün Etkileri

Her şehirde yaşayana şehirli denmez…

Şehirli olmak, bir kültür işidir. Yarım asır şehirde yaşayıp da şehirli olamayan insanlar çoktur. Ancak bunun sorumlusu şehirli olamamış hemşerilerimiz değil, bu şehrin yöneticileridir…

Kişi ile mekân arasındaki süren romantik ilişkinin farklı mekâna göç etmekle yarattığı kopuş, bazen, zaman içinde mekânın değişmesiyle de yaşanır. Asırlardır Bursa'da yaşayan Bursalılar bile, son 30-40 yılda şehre yabancılaştı…

Prof. Dr. İlber Ortaylı, Göç ile ilgili bir Sempozyum'da yaptığı konuşmasında İstanbul için ilginç bir saptama yaptı:

Türkiye'deki hemen tüm kırsal alanlarda altyapı sorunlarının çözülmüş olmasına karşın, kentlerde yaşanan onca işsizliğe karşın yine de kırdan kente göçün yaşanması anlaşılır gibi değil. Altyapısı tamamlanan yüzlerce köy, bugün boşalmıştır. İstanbul'a göçler, kitaplarda okutulan o klasik tabirle "Kırın itmesi, kentin çekmesiyle" gerçekleşmiyor.

Bugün İstanbul'a gerçekleşen göçün temelinde yatan en önemli gerekçe şu: Talana, yağmaya, yasadışılığa, gasplara olan duyarsızlık.

Kırsal kesimdeki aileler için İstanbul, kısa sürede ranta dönüşebilecek sonsuz işgal alanlarının bulunduğu, fethedilecek topraklar olarak görülmekte.


-------------------------------------------
Şehirde her yaşayana şehirli denmez;

Şehirli olmak, bir kültür işidir. Yarım asır şehirde yaşayıp da şehirli olamayan insanlar çoktur. Ancak bunun sorumlusu şehirli olamamış hemşerilerimiz değil, bu şehrin yöneticileridir.


Kişilerle mekânlar arasında romantik bir bağ vardır. Kişiler, çocukluğunun geçtiği mekânlar çok kötü olsa da, yeni ve farklı hatta çok daha güzel bir şehre, mekâna taşındığında bile mutlu olmaz. Her zaman çocukluk yıllarının geçtiği mekânı arar. Uzun süre mekânla kişi arasında bir uyum sağlayamaz. Kişi bu yeni mekânda kendisini yabancı hisseder.

Yerel yöneticiler, yönettikleri şehre, çok farklı mekânlardan kopup gelen hemşerilerimize, halen yaşadıkları ve nesiller boyu yaşamak istedikleri bu şehri tanıtmalı ve onu sevmesini sağlamalı. Çeşitli kent ve kasabalardan gelen insanlar Bursa'yı sevip mutlu olamazsa, kentte yapılan eserleri de koruyamayız.

Midas'ın her tuttuğu altın oldu

Kişi ile mekân arasındaki süren romantik ilişkinin farklı mekâna göç etmekle yarattığı kopuş, bazen, zaman içinde mekânın değişmesiyle de yaşanır. Asırlardır Bursa'da yaşayanlar Bursalılar bile, son 30-40 yılda şehre yabancılaştı.

Orta yaştaki Bursalılar için, çocukluk yıllarındaki şehrin hızla değişmesi, başka kent ve kasabalardan kopup gelen göçmenlerde yarattığı kadar, belki de daha fazla etki yapıyor. Belki de bu nedenle, son yıllarda yayınlanan eski Bursa fotoğrafları bu kadar ilgi görüyor.
Eski Bursalıların istisnasız tümü, değişen Bursa için üzülüyor. Ama ne yazık ki, Bursa'nın bu değişmesinin de sorumlusu bizatihi kendilerinin olduğunu biliyor. Rant ve para için o tarihi evleri, mevsimine göre her tür meyve ağacının bulunduğu bahçelerimize apartmanlar diktik.

Frigya kralı Midas, oğluna yardım ettiği için, "dile benden ne dilersen" demişti tanrı Dionisos. Aç gözlü kral Midas da "her tuttuğum altın olsun" demişti ya... Sonra da her tuttuğu altın olunca Midas'ın, çevresindeki çocuklarına, sevdiklerine bile dokunamamıştı, buz gibi soğuk ve cansız altın olacağı için. Bursalılar hep bizim evlerimiz bahçelerimiz ne zaman imar planına alınacak, beş kat, altı kat verecek diye diledi, bekledi yıllarca. Dileğim gerçek oldu sevgili Bursalılar, her köşe para, rant oldu. Ovamız yağmalandı, tarihi evleri yakıp yerine apartmanlar yaptık. Şimdi de, dokunacağımız her şey ranta dönüşeceği için, yıkımdan kurtulmuş Bursa'daki bazı değerlere dokunmaya korkuyoruz.

Şehir Terbiyesi Ne demektir?

Bir süre önce, üst kat komşularımızdan biri, çöplerini pencereden apartman boşluğuna atmıştı. İlk aşamada çok kızıp köpürmüştüm. Ancak çıkıp bu kadınla konuştuğumda, kadının hiç de kötü niyetli olmadığını gördüm. Çünkü kadın, geldiği köyünde de, çöplerini penceresinden atıyordu. Ortadaki tek sorun, bu ailenin yeni yaşam mekânı olan şehir kültürünü tanımamış olmasıydı.

Yerel yöneticiler, Bursa'ya kırsal alandan gelen yeni hemşerilerine, sadece bu kenti sevdirmek için çaba göstermemeli, onlara şehir terbiyesi ve kültürünü de öğretmelidir.

Kırsal kesimden şehre gelen göçmenler için en önemli yabancılaşma unsuru da, köyden getirdiği terbiye ve kültürüyle şehirde var olan terbiye ve kültür arasındaki çelişkidir.
Ancak her şehrin terbiyesi ve kültürü de farklıdır.

İşte kent kültürü denilen unsur da budur. Eski Bursa'da yaşayan şehir kültüründe, diğer şehirlere göre oldukça farklı özellikler bulunmaktaydı. Örneğin evden eve akan Pınarbaşı suyu nedeniyle bir su kültürü vardır.

Hemen her evde bir müzik aleti bulunur, evlerde özellikle sanat müziği fasılları sık sık yapılır. Bursalılar dinlerine çok bağlı, ama asla tutucu değildir. zengin bir hamam kültürü ve yemek kültürü vardır.

Değişen Bursalılık

Bursa'nın hızla kentleşmesi ve yoğun nüfus artışına karşın, kimliğini her şeye karşın korumasında yerel yönetimlerin fazla bir katkısı yok;
Bursa'nın en önemli şansı, gelen nüfusun önemli bir bölümünün Rumeli'nden gelen göçmenler olmasıydı.

Yukarıda bahsettiğim Göç Sempozyumu'nda, bazı kent ve semtlerde, özellikle Güneydoğu Anadolu'dan gelen göçlerin yarattığı sorunlar tartışıldı. Rakamsal istatistiklerle, bu bölgelerden yaşanan göçle söz konusu semt veya şehirlerde gasp, kap-kaç başta olmak üzere suç oranının birkaç misli arttığı vurgulandı.

Oysa Bursa, çok daha şok edici yoğun göçler yaşamış olmasına karşın, İstanbul'a, kırsal kesimlerden gelen göçmenlerin yarattığı sorunları hiçbir zaman yaşamadı. Bu açıdan Bursa çok şanslı sayılabilir. Ancak son günlerde Kapalıçarşı önünde, turistleri bıktırırcasına mendil satmaya çalışan, ya da orada-burada boyacılık, satıcılık yapmaya çalışan, hatta kandil günleri sokağımızı kapatıp adeta zorla para toplamaya çalışan çocuklar türedi. Oysa, bu çocukların yasal olarak çalışmaları yasak değil mi, bu çocukların okullarda olması gerekmiyor mu?

Yukarıda yazdığım gibi Prof. Dr. İlber Ortaylı, Göç Sempozyumu'nda yaptığı konuşmasında İstanbul için ilginç bir saptama yaptı. Tekrar aktarıyorum:

Alıntı:
"Türkiye'deki hemen tüm kırsal alanlarda altyapı sorunlarının çözülmüş olmasına karşın, kentlerde yaşanan onca işsizliğe karşın yine de kırdan kente göçün yaşanması anlaşılır gibi değil. Altyapısı tamamlanan yüzlerce köy, bugün boşalmıştır. İstanbul'a göçler, kitaplarda okutulan o klasik tabirle "Kırın itmesi, kentin çekmesiyle" gerçekleşmiyor. Bugün İstanbul'a gerçekleşen göçün temelinde yatan en önemli gerekçe şu: Talana, yağmaya, yasa dışılığa, gasplara olan duyarsızlık.

Kırsal kesimdeki aileler için İstanbul, kısa sürede ranta dönüşebilecek sonsuz işgal alanlarının bulunduğu, fethedilecek topraklar olarak görülmekte.


Ortaylı'nın İstanbul için ileri sürdüğü bu senaryo umarım Bursa için gerçekleşmez.

İstanbul'da yaşanan deneyimi, yerel yöneticilerimiz iyi takip etmeli ve zamanında önlem almalı. Bursa kültüründe, asırlarca yaşamak gayesiyle kentimize gelen her hemşerimize kucağını açmak vardır. Onlara yardım ederiz. Ama bizim kültürümüzde asla, yağmacılık, gasp ve işgalcilik yoktur. Bursalılar, her zaman yasalara ve yerleşmiş değerlere saygı duyar




A. Hamdi TANPINAR'ın BURSA'sı


A. Hamdi TANPINAR'ın BURSA'sı

Tanpınar yarışmasının birincisi İsmet Emre’ye göre ‘Bursa’nın güzelleştiremeyeceği insan; Tanpınar’ın güzelleştiremeyeceği şehir yoktur.

Her şehir, bir kadın gibi, kendisindeki güzelliği görüp kendisi hakkında şiir yazacak şairini beklermiş…’

‘Şehirleri en güzel anlayanlar şairlerdir…’ Öyleyse Bursa’nın şairi kim?..

Tıpkı insanlarda olduğu gibi, şehirlerde de ilk bakışta kendini gösteremeyen ve ancak dikkatli bakınca görülebilen tarafları vardır. Gözle görülür kısmı sıradan insanlar içindir; gizemli ve keşfedilmeyi bekleyen tarafı ise şairler için. … Misafir ettiği insanlar, onu sadece dış hatlarıyla, ezbere, yüzeysel biçimde görünürler. … Belki her şehrin şaire bu yüzden ihtiyacı vardır. Belki her şair bu yüzden kendi şehrini aramaktadır. Şehirler de şairini arar…

Her soylu şehrin, mutlaka bir şairi vardır. Kendisine şiir yazılmamış şehrin boynu büküktür…’

‘Şehrin ruhuyla, insan ruhunun en şiirsel biçimde meze olduğunu gösteren şey, şehrin insana zamanı unutturmasıdır. Zaman yoksa dert de, ağrı da yoktur. En bahtiyar şehirler, kendilerine konuk olan insanlara zamanı unutturanlardır. Çünkü zamansızlık, bir vecd ve kendinden geçme durumudur…’

‘Zaman zaman içinde, Bursa zaman içinde’

Bursa, zamanla birlikte anılmıştır. Çünkü Tanpınar’a göre Bursa, zamanı ortadan ikiye ayırmıştır. Kronolojik olanla, derinin altında yerleşerek hayatı oradan seyreden zaman arasındaki farkı bir tek Bursa’da müşahede etmiştir. …

Zaman silikleşmiş, çoğunlukla da ortadan kalkmıştır. Geçmiş, ne kadar geride kalırsa kalsın, şimdinin burnunun dibindedir hep. Hatta bu o kadar böyledir ki, bazen şimdinin bile geçmişin gerisinde kaldığı olur. Şadırvandan akan su, şadırvanı yaptıran elin gerisinde kalır…’

Tanpınar’a göre zaman iki boyutludur; geçici hal ve derin hal. Belki de Bursa’da zaman daima tek parça mı, yoksa giydirilmiş zaman mı?… ‘Rüya ile hayal, hayal ile hakikat, gece ile gündüz, güneş ile göz arasında bir yerlerdedir’ zaman…

‘Şimdi Bursa’da asıl zamanın yanıbaşında, bizim için ondan daha başka ve daha derin olarak ikinci zamanı yapan şeyin ne olduğunu öğrenmiş gibiyim. Bu ses ne onun ve onun etrafı kucaklayan her dokunduğu şeyin özünü bir ebediyette tekrarlayan akisleri bu mevsimlerin ve düşüncelerin ezeli aynası, zamanın üç çizgisini birden veren tılsımlı bir aynadır. Sanatın aynası da bundan başka bir şey değildir…’ Leibniz’in dediği gibi; ‘Şehirler, geçmişin yükünü taşıyıp geleceğe gebedir…’

Şehir ve Mimari

‘Bursa’ya tarih, damgasını o kadar derin ve kuvvetle basmıştır ki, onun her yerde kendi ritmi, kendi hususi zevkiyle var. … Taş, kemer, mihrap çini hepsi Yeşil’de dua eder. Muradiye’de düşünür ve Yıldırım’da harekete hazır, göklerin derinliğine susamış bir kartal hamlesiyle ovanın üstünde bekler. Hepsinde tek bir ruh terennüm eder. … Hayatta her şeyde olduğu gibi sanatta da devam denen bir kudretin var olduğu görülür…

Tanpınar’ı, bütün şehirlerden daha çok Bursa’ya bağlayan, Bursa’yı zamana karşı direndiren, onu her daim zaman-ötesi yapan mimarisidir. ‘Mimari eserlerinde taşı canlı mahluk yapan ve göze bir kalp penceresi gibi açılan eserleriyle Bursa, milliyetimizin en güzel kaynağıdır…’

‘Aslında bir şehri yapan sır, gözümüzün önündeki abideleri, binaları, yolları, evleri hasılı eski zaman kalıntıları değildir; onların da ardında yatan anlam boyutudur, bizi bir şehre bağlayan da budur. … Şehir, açılmasını bekleyen bir kitap gibidir.

‘Bursa mimarisi, kadim tanrıların yetiştiği bir toprağı, yeni bir dünya görüşü, yeni bir hakikat adına bir asra yakın bir zamanda zaptetmiştir. … Bursa tüm hayat orkestrasını bir sanatın tek başına idare ettiği bir şehirdir. … Taş ve suyun izdivacı: musiki ve mimari… Bursa’da taş dua eder, ağaç zikreder…’

Tanpınar’ın Bursa’sı

‘Bursa, yedi ceddin ve yedi geleceğin, yedi gök ve yedi yerin, bizim ve bizden çok uzaktakilerin, her hususiyetiyle yaşadıkları her taşın ses verdiği her yağmur damlasının şarkı söylediği her toprak tanesinin, her ağacın, her kaldırımın, her pervazın yağmurun sesine karşılık verdiği her sözün ve her unsurun birer köprü olduğu ne kadar muhayyel ise o denli gerçek bir şehir…’

Tanpınar’a göre şimdi, geçmişten bağımsız değil. ‘Şehre hakim olan-altta birikmiş duran zamandı…

Yaşadığımız, gülüp eğlendiğimiz, çalıştığımız, seviştiğimiz zamanın yanı başında, ondan daha çok başka, çok daha derin, takvimle, saatle alakası olmayan; sanatın, ihtirasla, imanla yaşanmış hayatın ve tarihin bu şehrin havasında edebi bir mevsim gibi ayarladığı velut ve yekpâre bir zaman…’

‘Bir rüyadan arta kalmanın hüznü’

Tanpınar için rüya, insanlar keder fikrini rüyada tanımışlardır demek, lüzumsuz bir şey olmaz dedirtecek kadar önemli bir motif. ‘Bursa, bir rüyayı aksettiren çerçevelerden biri yada taşlarda gülen rüyadır…
‘Bir rüyaya refakat eden duygu, bir vitrinde teşhir edilen eşyaya verilmiş ışık gibidir. O hayalleri o ışıkta, onun adesesinden, onun aydınlattığı kenar ve kabartmalarla onun dağıttığı renklerle, kısaca onun kurduğu münasebetler zinciri içinde görmeye mahkumuz…’
Acaba bugünkü Bursa, bir rüyadan arta kalan hüznü mü?

"Geçmişimdi gelecek"

Bursa bir şehir ama, her şeyden önce mâzinin, halihazırın ve geleceğin kaynaştığı; Mâzinin taş, efsunun tuğla, efsanenin duvar, ağacın düşen yaprağının bile hikayesinin olduğu bir şehir. ‘Mâzi, bugün olduğu gibi gelecek zamanlarda da hayatımızın şekillerinden biridir. … Bizim için asıl olan miras ne mâzidedir, ne de Batı’dadır; önümüzde çözülmemiş bir yumak gibi duran hayatımızdadır.’

‘Bir başkent daima başkenttir. Ne kadar susturulsa susturulsun yine konuşur. Bursa, ölülerin bile hayatımızda bir söz hakkı olduğu bir kent. Ölürse ten ölür, canlar ölesi değil Bursa’da… Bir bakıma Çelebi…

İnsan-ı kamil gibi, şehri kamildir Bursa. Bursa bir medeniyetin kristalize olmuş öz temsilcisidir. Bursa zamanı aksettiren bir aynadır. … Bursa müziktir, şiirdir. Her türlü rengin içinde kaynaştığı, ama en çok mâzi yeşili ve billur beyazı bir müzik… Mâzi şimdi istikbal olmuş, bendini yıkmış büyük sular gibi…’

Bursa acaba, mâzisinde yaşayan bir geçmiş zaman güzeli gibi mi? ‘Bursa, soylu geçmişini unutmadan, vâkar ve tevazu içinde çağını yaşar… Yaşadığımız zamandan kaçmak mümkün olmadığı gibi geçmişten kaçmak da imkansızdır…’

‘Yaşadığı kente benzer insan’

Hilmi Yavuz, bir yazısında, ‘Şehirler mi insanları güzelleştirir, insanlar mı şehirleri’ diye sorar. Sonra iddiasını daha da ileri götürür; ‘Bir kentte yaşayanlar, giderek o kentin kimliğini edinir. O kent düzenliyse insanlar da düzenlidir. O kent temizse insanlar da temizdir. Gürültülü ise gürültücü, dinginse dingindirler…’
Tanpınar’ın deyimiyle ‘Şehir, bir terbiyenin ve zevkin etrafında oluşmuş bir hayattır. Mimari bu hayatın asıl büyük üslubunu yapar…’

Bugün Tanpınar’ın Bursa’sını görebilmek için ‘tılsımlı bir aynaya bakmak’ gerekecek…


RAİF KAPLANOĞLU

hüsnü güzel kahvesi

Sevgili Bursa Kulübü,

Bir İstanbullu olarak, Bursa'nın tarihi çok eski olduğu kadar, (yakın zamana kadar) mükemmel bir panoramayı da izlemenize olanak verecek mekânlarından biri olan, meşhur "Hüsn-ü Güzel" kahvesinin resimlerini sizden görmeyi çok isterim...

Burası, çok özel mekânlarındandır Bursa'nın...
Bilhassa sabah saatlerinde güneş tepeye ulaşmadan evvel, üzerlerini birer şemsiye gibi örtmüş ağaçların gölgeleri altına rastgele serpiştirilmiş ahşap masalarından birine kurulduktan sonra, gugukçuk kuşlarının serenadları eşliğinde sıcacık çayı yudumlarken sabah gazetelerini karıştırmak ve ova tarafından esen, insanın içini ferahlatan nefis ılık rüzgârın, devasa çınar ağaçlarının yapraklarının arasından dolanırken çıkarttığı yaprak hışırtılarını dinlemek, insanı fazlasıyla dinginleştirir ve ziyadesiyle huzur verir içine...

Eskiden "1" numaralı "Yeşil-Çekirge" Belediye Otobüsleri'nin Askerî Hastahane önünde son durak yaptıktan sonra geri döndükleri meydan, o tarihlerde yazın Bursalılar'la dolar taşardı. Çoğunluğu da Hüsn-ü Güzel'e doğru akarlardı... Boş masa bulmak olanaksız gibiydi o yıllarda... Her masada kalabalık bir Bursa ailesi yer tutardı. Kamışla yudumlanarak içilirdi Uludağ gazozları, muhabbetler ise hep gizli bir çekingenlik çerçevesinde seyrederdi burada. Masalardaki herkes konuşurdu ama asla uğultu olmazdı. Oturanların sesleri, sanki ağaç yaprakları arasında yitip giderdi... Atmosfere, kesinlikle kuş sesleri ve yaprak hışırtıları hakim olurdu. Yazın en sıcak günlerinde bile (batı kesiminin tamamıyla açık olması ve uçsuz bucaksız ovaya bakmasından ötürü), insanı için için titretirdi buranın havası. Hiç değilse omuzlara kazaklar bağlanırdı... Bunaltıcı yaz sıcaklarında ferahlamanın lezzeti hissedilirdi. Çaylar veya gazozlar değil, Bursa'nın o muhteşemliği, o kendine özgü boyutsuzluğu yudumlanırdı aslında...

Tâ ki, hafiften akşamüzeri karanlığı kahvenin üzerini örtmeye başlayıp, rengârenk floresanları ışıldamaya başlayıncaya dek... Masalar birer ikişer boşalmaya başlar ve çoluk-çocuk Bursalı aileler, Çekirge Meydanı'ndan Heykel ve Yeşil yönüne kalkacak olan "1" numaralı Mercedes-321 model mavi-beyaz Belediye otobüslerinde yer kapmak için birbirleriyle yarışırlardı adeta... Şanslı olanlar kahverengi yumuşacık deri koltukları doldururlar ve keyifle otobüsün sürgülü camlarını geriye doğru iterek bir kollarını pencerenin kenarına hafif dışarı taşacak şekilde dayarlar, geride kalanlar şanssızlar ise Çakırhamam'a kadar ayakta yolculuk yapmak zorunda kalırlardı.

Adeta Bursa'nın ciğerlerinden olan bu naif semt ve bir nevî kent mobilyaları olan; Çekirge Hamamı, pansiyon olarak çalışan eski ve ahşap Bursa evleri ve de Hüsn-ü Güzel kahvesi, artık -maalesef- gün boyunca sadece 15-20 kişiye hizmet vermek durumunda olan üçüncü (ya da dördüncü) dereceden tercih edilen bir mekân olmuş maalesef...

Tamam, kabul ediyorum. Yeni eskiyi her zaman geri plâna iter, lâkin Çekirge ve meşhur Hüsn-ü Güzel kahvehanesi, bu derece ilgisizliği hak etmemeli bence... Yoksa bu gidişle, yazları fırsat buldukça Bursa'ya gittiğim zamanlarda tek ziyaretçisi ben kalacağım...

Bu mekânın günümüzdeki birkaç resmini sitemize gönderecek olan arkadaşlara, şimdiden minnettarlığımı belirtmek isterim...

Selâmlar ve sevgiler...

Akın KURTOĞLU
İstanbul

bursanın çiftlikleri

Yeşil Bursa’yı yeşil yapan ovasıydı.

Yemyeşil Bursa Ovası giderek betonlaştı. O verimli ovada şimdilerde fabrikalar, gecekondular var. Bu değişimden Bursa Ovası‘ndaki çiftlikler de etkilendi.

Bugün betonlaşmaya direnen, Bursa’nın ortasında sadece bir çiftlik var. Ne gariptir ki, Bursa’nın soluk almasını sağlayan bu geniş arazinin betonlaşmasına direnen Paşa Çiftliği sahipleri, Bursa’da en çok tepki görenlerden…

‘Yeşil Bursa’, her zaman çevresindeki çiftlikleriyle tanındı. Bursa’nın ileri gelenleri içinde de, yakın zamanlara kadar fabrikatörlerinden çok çiftlik sahiplerinin önemi daha çoktu. Bursa çevresinde onlarca önemli çiftlik vardı. Bugün bu büyük çiftliklerin çoğu artık gecekondu mahalleleri oldu.

BURSA'DAKİ ÇiFTLİKLER

Değirmenlikızık Köyü arazisinde bulunan Hacıvat Çiftliği, yakın zamanlara kadar Müfit Nalbur’a ait iken, şimdilerde çoğu doğulu ailelerin elindedir.

Bursa civarında zirai tesislerde bir takım yeni teknikler vardır. Bu tür yeni tekniklerle üretim yapılan çiftliklerin en önemlisi, Soğanlı Köyü’nde, İngiltere Elçisinin baş tercümanının annesi Madem Sandisu'nun örnek çiftliğidir. Soğanlı Çiftliği daha sonra Fenari ve Suavi Köstem’in eline geçti. Daha sonra Süterler’e satıldı. Onlar da burada Numune Çiftliği yaptı.

Soğanlı’da ayrıca bir de Hayri Bey Çiftliği var. Atıcılar Çiftliği ufaktı. Bu çiftlik, Cumhuriyetin ilk yıllarında Rıza İlova tarafından satın alınmıştır.

Dikencik Çiftliği

Bursa’nın en büyük çiftliği, 5 bin dönüm arazisi olan Dikencik Çiftliği’dir. Dikencik Çiftliği uzun süre mutasarrıflıklarla yönetilmiştir. Bir çiftlik de ‘numune çiftliği’ olduğu belgelerde kayıtlıdır. Zamanla küçülmüş ve parsellenip satılmıştır.

Dikencik Çiftliği, Eski Fakülte’nin altında olup, şimdi mahalle olmuştur.

Köprübaşı Çiftliği

Behtiye Hanım, Köprübaşı Çiftliği sahibinin kızı… Köprübaşı Çiftliği, Süreyya Keskin Çiftliği olarak da anılır. Bu aile Kelesli imiş. Köprübaşı Çiftliği olarak anılan bu çiftlikte önceleri 7 bin dönüm arazi varken, 1970 yılında 1.200 dönüme imiş. Bugün ise çok daha azalmıştır.
Çiftlik sahibi aile, ünlü Aklievvel Mehmet Efendi’ye kadar gider. Bu kişinin Tophane’de yaptırdığı konak, 1864 yılında Bursa’nın ilk hastanesi olmuştu.

Ayrıca, Atatürk köşkü de Bethiye Hanım’ın annesinin babası olan Muhi Bey’e aitmiş. Konak, bu kişi tarafından yaptırılmış. Bu aile, yine çiftlik sahipleri olan Terzioğlu ve Nurettin Paşa ile de akrabalar.

Bunların dışında Demirtaş Köyü altında, Zafer Mahallesi’nin altından itibaren birçok çiftlik vardı. Eski Yalova yolundaki bu çiftliklerden ilki, Odman Çiftliği’dir. Bu çiftlik solda, bugünkü Çöplük civarında idi. Sonra sağda Keskin Çiftliği, içerde sağda ise Terzioğlu Çiftliği vardı. Ayrıca Doktor’un Çiftliği olarak anılan Sülükoğlu Çiftliği vardı.

Cumhuriyet dönemi öncesinde, gayri müslimlere ait çiftlikler de vardı.

Eski Tepecik Köyü ile Terzioğlu Çiftliği arasında, Papaz Çiftliği, bir de, Papazharmanı Çiftliği vardı. 1912 yılında, bir devlet görevlisi olan Bahaeddin, Papazharmanı Çiftliği'ne baskı yaptığı anlaşılmaktadır.



Karacabey Çiftlikleri

Aslında Bursa’nın en büyük çiftlikleri Karacabey’dedir.

Karacabey’deki en büyük çiftlik ise, eskiden Sultan’a ait olan Hara’dır. Bu çiftliğin 70.000 dönüm arazisi vardı.

Ayrıca Karacabey’de bulunan diğer çiftlikler şunlardır:

Çamandara ve Poyraz Bahçe çiftliği de 50.000 dönümlük çok büyük bir çiftliktir. Belgelere göre Susığırlık Çiftliği’nin de 100.000 dönüm olduğu kayıtlıdır. Ayrıca Karacabey’de Hacı Köy Çiftliği, Tepecik Çiftliği, Aya kobra? Çiftliği, Hacı Balat Çiftliği, Doğancı Çiftliği, Mihal Çiftliği, Gebe Kilise Çiftliği, Marmara Çiftliği, Çelpiş Çiftliği, Vasıl Çiftliği, Bağlı Çiftliği, Haydar çiftlikleri vardır.

Uzgur Çiftliği, Uzgurlu Mehmet Ağa tarafından işletilmekteydi. M.Kemalpaşa’nın kuzeydoğusunda, 3 bin dönümlük bir çiftlik idi. Ayrıca, Ayaz Köyü’nden Mehmet Bey Çiftliği, Kepsud Çiftliği vardı. Bu çiftlik sınırları, 1929 yılında Hamdi, İbrahim, Hilmi Abdulkerim Ağa’ya ait iken Karacabey’e bağlandı.

Ayrıca Dursunbey Çiftliği, Vezir Çiftliği, Yenicemüslim Çiftlikleri diğer önemli çiftliklerdir.



Yenişehir Çiftlikleri

Ayrıca Yenişehir’de da çok sayıda çiftlik vardır. Özellikle Yenişehir ayanı olan Ethem Bey’in çok geniş arazileri olup, bu araziler üzerinde birçok köy kurulmuştur.

Yenişehir Gölü’nün kurutulması sonucunda ortaya çıkan arazilerden birkaç çiftlik arazisi ortaya çıkmıştır. Bu tür bir arazilerden biri de Marmaracık Çiftliği’dir. Marmaracık Çiftliği Rıza Biçen’e aitti. Söylenceye göre bu araziler, göçmenlere verilmesi gereken araziler imiş. Daha sonra varisi olmadığı için tüm malları ile Kanser Vakfı’na bağışlamış.

Atatürk’ün verdiği söylenen çiftlikler ise şunlardır: ‘Hanımın Çiftliği’ adını taşıyan çiftliğin sahibi Leman Hanım idi. Bu kadın Kurtuluş Savaşı’nda yararlılıklar göstermiş. Çok yaşlı olmasına karşın çiftliği ölümüne kadar kendisi yönetmiş. Öldükten sonra çiftlik evlatlığı Mehmet Minos’a geçmiş.

Kurtuluş Savaşı’nda gösterdiği yararlılıklar nedeniyle Marmaracık Gölü arazisinde oluşan Gökbayrak çiftliği, bin beşyüz dönüm imiş. Kendisi Tatar imiş. Çiftliğin üçte ikisi satılmış. Deydinler’de de iki büyük çiftlik vardı. Biri Yusuf Bey’in çiftliği, diğeri Nuri Doğru’nun çiftliğidir. Reşat Türel’in Çiftliği de halen faaliyette, ancak kiradadır.

Cezayir’in milli kahramanı olan Emir Abdülkadir, Bursa'da zorunlu ikamete tabi tutulduğu 1853 yılında, gelişmiş ülkelerde kullanılan ziraat aletlerini Bursa'ya getirtmişti. Ve bu zirai aletlerin ilk uygulamasını yaptırtmıştı. İstanbul Hükümeti de bu konudaki girişimleri örnek olarak göstererek desteklemişti.

Velhasıl Yeşil Bursa’yı yeşil yapan ovasıydı.

Yemyeşil Bursa Ovası giderek betonlaştı. O verimli ovada şimdilerde fabrikalar, gecekondular var. Bu değişimden Bursa Ovası‘ndaki çiftlikler de etkilendi. Bu değişimden Bursa Ovası’ndaki çiftlikler de etkilendi. Bugün betonlaşmaya direnen, Bursa’nın ortasında sadece bir çiftlik var.

Ne gariptir ki, Bursa’nın soluk almasını sağlayan bu geniş arazinin betonlaşmasına direnen Paşa Çiftliği sahipleri, Bursa’da en çok tepki gören bir çiftlik… Paşa Çiftliği, yıllarca olmadık iftiralara uğrayan bu çiftliğin yüzlerce dönümünde yapılan tüm betonlaşma, ne yazık ki devlet tarafından yapılmıştır…
İngiliz Seyyah Richard Davey'in Bursa Üzerine Yazdıkları


Öyle yerler vardır ki doğal ve mimari güzelliklerinin tarifi imkansızdır.Bu yerler arasında benim gittiğim ve hayran kaldığım yerlerden biri de Bursa'dır.Osmanlı İmparatorluğu'nun eski başkenti olan bu şehir,M.Ö 200 yıllarında Hannibal'in Bithynia kralı Prusias'ı ikna ederek Olympos'un (Uludağ) eteklerine kurulmuştur.



"Zeus'un tahtı"nın genel görünümü devasa boyutlarda dahi olsa,resim güzelliğindeki İngiliz kasabasını çevreleyen tepecikleri hatırlatıyor.Doğal görünüm neredeyse tıpatıp aynı,fakat benzerlik orada bitiyor.Bursa çok büyük ve gösterişli,Malvern ise sadece şirin.



Bazı yazarlar Zeus'un sarayının bu Olympos'ta olmadığını iddia etselerde ben burada olduğuna inanmaktayım.Kanaatim odur ki,dünyada başka hiçbir dağ,tanrıların ikameti için bu kadar uygun olamaz.




...Ve nihayet Hotel D' Anatolie'ye vardığımızda yemekten hemen sonra dışarı çıktım ve Bursa'nın dar sokaklarındaki ilk gezintime başladım.Hemen farkettim ki Doğu'da da resimsi güzelliğe zarar vermeyen bakımlı yollar ve temiz caddeler bulmak mümkün.O yürüyüşü asla unutamam!Harika bir akşamüstüydü.Hava sıcak ve sokaklar temizdi.Bu sokaklar her köşede yeni bir resim yaratıyorlardı,özellikle Beyoğlu'nun tekerlek delikleri ve çukurlarından sonra.Burada devasa İsviçre şelalelerine benzemeyen,bazen minareleriyle ve kubbesiyle ulu bir caminin silüetini bozan çok güzel cumbalı ahşap Türk evleri vardı.



Pazar, cennetin rüzgarlarına açıktı.Bu pazardan alınması gereken ilginç şeyler var.Fakat bana öyle geldi ki,pazarın büyük bir kısmı Bursa kumaşı ve havlusu üreten Fransız ve Belçikalılara kaptırılmış durumdaydı.Özellikle mobilya kaplamada kullanılan çizgi satenler,eski kalıplar ve boyalar kullanılarak tekrar üretildikleri için beni çok etkilediler.Fakat daha sonra Türk kadınlarının nadiren bu kumaşları satın aldıklarını ,daha çok Manchester pamukluları,Torino ve Lyon ipekleri gibi daha zengin görünüşlü ve daha sağlam Avrupa mallarını tercih ettiklerini öğrendim.Bursa'da üretilen ipeğin tamamına yakını ihraç ediliyordu.Korkarım,her ne kadar hiçbir dönemde şimdiki kadar güzel tülbentler ve bezler üretilmediyse de,renkler ve tasarımlar sanatsal güzelliklerini kaybetmişler.




High Street'e döndüğümüzde (otele giden yola bu adı verdim)bir yahudi bayramının arifesi olduğunu ve burada yahudilere ait pek çok evin ışıklandırıldığını gördük.Pencereler açık olduğundan bu eski kıyafetlerini giymiş ve yemek yemek üzere toplanmş aile tablosunu izleyebiliyorduk.Her sofranın ortasında,Finlandiya ya da Hollanda'da her pazar yerinde görebileceğimiz lambalardan bulunduğunu fark ettim;bir kütük ve ucunda gagavari bir burun,tam anlamıyla antika,eski dünyaya ait bir lamba.Yine de çok iyi bir aydınlatma aracı olduğu söylenemez.Sinagog da sayısız şamdan ile aydınlatılmıştı ve içeride keyifli bir kalabalık şarkı söylüyordu.

BURSA'nın Özellikleri

BURSA'nın Özellikleri

Bursa'nın değerleri sürekli yitip gitmekte. Belki yeni yeni değerler üretilmekte olsa Bursalılar değerlerini istiyor. Bir asır önce Bursa'nın semtleri ve bazı yakın köylerinin özellikleri şöyleydi.

* İnkaya'nın fasulyesi, ayısı
* Atpazarı'nın Çingenesi
* Atranos'un kayağı
* Ulucami'nin yazısı ve sufisi
* Apolyont'un gölü
* İlbese'nin kömürü
* İznik'in yeşil madeni
* Ulucami'ın şadırvanı,
* Çatalfırın'ın Yahudisi
* Çekirge'nin hamamları...
* Hisar'ın çirozu
* Hamzabey'in çakalı
* Zeyniler'in evliyası
* Setbaşı'nın Ermenisi,
* Soğanlı'nın soğanı
* Samanlı'nın samanı
* Somuncubaba'nın fırını
* Dobruca'nın kalası
* Kızıklar'ın kestanesi
* Karamazak'ın Yörüğü
* Kuruçeşme'nin Yahudisi
* Gemlik'in tersanesi
* Kelesen'in baklası
* Şeyhali'nin nektarı
* Mollaarap'ın Tatarı
* Misi'nin pekmezi, üzümü
* Maksem'in kazı
* Mihaliç'in peyniri
* Nilüfer'in odunu
* Yıldırım'ın Gürcüsü
* Yenişehir'in dolabı

TEBESSÜMDÜR BURSADA ZAMAN şiir

Mevsim yine eylül, bahçelerde rüzgarlar gezinir,
İnce ince yağmurlar yağar, tüm topraklar sevinir.

Yine dalmışsın gözlerin hep yollarda ey sevgili
Bursa’da bekler gibisin çok uzaklardan birini…

Yapraklarda ki güneşin ve ölümün rengine bak
Dinle kalbini, senin de ufkunda var mı bir ahenk

Test etme yeri değildir elemlerin ruhuna renk
Kendini rüzgarlara ver, hicranlarınla etme cenk

Asla seni zehirlemez bahtın kadehindekiler
Sen bir baharsın, gölgene neşe rüzgârları eser.

Hep koynunda mı uyuttun, ızdırap alnında gezer
Sende baharı olmayan karanın kışına bezer

Eğer bir sabah vakti çağırırsa sizi sonsuzluk
Birden demir alır gemi, başlar güzel bir yolculuk.

Seyr-i sefer enginlere, git ak yelkenliler gibi
Bursa’da serin her şafak, taşır uykuya garibi

Yeter ağlama sevgili, gözyaşın düşmesin yere.
Tek güzelliğin aşkındı, figanla batmasın tere.

Hayır, hiçbir şey değmez, senin bir damla gözyaşına.
Hiçbir kimse bakmaz ağlayan kimsenin göz yaşına.

Kötülükler varsa da, sen her şeyi tertemiz öğren.
Gözyaşını görürlerse, garip sanır her bir gören.

Ağlama sakın, ağlama korkmayana zarar gelmez
Söyle, sevgini ilan et, saklarsan kimse bilemez

Issız bir yer gölgesinde, olsun loşça her mâbedin
Bir yığın şu kara toprak, sırların taşır ebedin.

Matem renkli serviler baş ucunda ilahi söyler
Hüzünleriyle titreşir gönül-hayat harman eyler

Eski bir cami avlusu, şadırvanda billur bir su.
Orhan’dan kalma bir duvar, gölgesinde inlet usu

Bırak belesin günlerin, rüyandan kalma hüznünü
Çeşmenin serinliğinde birkaç kez yıka yüzünü

Her gece uyu Bursa’da, şafakla kalk, uyan, dinle
Asırlık çınlarlar gibi tarihle mest ol ve inle

Billurca bir tebessümdür Bursa”da zaman ve mekan
Gez ve gör, dinle, aydınlan, musikîdir Bursa’da an